23 Mayıs 2018 Çarşamba

Ebu Hanife, Maturidi ve Ahmet Yesevi”

Bilal Kemikli: “Düşüncemizi üç isim özetler: Ebu Hanife, Maturidi ve Ahmet Yesevi”


Ketebe Yayınları’ndan çıkan Türkçeyi Kuranlar dizisinin editörü Prof. Dr. Bilal Kemikli ile Ahmed Yesevi’den Cumhuriyete Türkçeyi, bir dilin kuruluş serüvenini, Türkçe’nin taşıyıcılarını ve dilin inşasını konuştuk.
Bizim düşünce eksenimizin bir miğferi var. Üçgen biçiminde… Merkezinde Hazreti Muhammed var. Buna hakikati Muhammediye diyoruz. Bunun başında Ebu Hanife var. Hukuk olmadan düzen olmaz. Kamusal düzeni oluşturamazsınız. Zihniyet olarak, akıl olarak Maturidi var. Ama irfanımız, hakikat diliyle bizi buluşturan diğer köşede de pirimiz Ahmed Yesevi var: Piri Türkistan.
SÖYLEŞİ: SİBEL KILIÇ
Türkçe, Farsça ve Arapçanın ilmi ve dini alanda ağırlığını koyduğu bir çağda ve coğrafyada günümüze en yakın şeklini almış bir dil. Nasıl oldu da Türkçe, böyle bir dönemde kendine bir alan açabildi ve bugüne ışık tutan eserler verebildi?
Türkçe’nin kendini bulması Türkçe’nin müslümanlaşması ile alakalı. Dil Müslümanlaşır mı? Evet, dil de Müslümanlaşır. Zaten İslamlaşmaktan kasıt, bireyin değil zihnin İslamlaşmasıdır. Türkçenin kelime-i şehadeti Ahmed Yesevi ile olmuştur. Ahmed Yesevi Türkçeyi hakikat dili haline dönüştürdü ve gerekçesini de şöyle söyledi. Diyor ki; “Ayet, hadis manasını Türkçe demek evladır. Manasını anlasa, börkün çıkartır beyler” diyor. Börkünü çıkartmak nedir; bey börkünü çıkartır, secde eder. Beyin secde etmesi, yani Allah’a yönelmesi ancak ayet ve hadis manasını anlamasıyla mümkündür. Biz biliyoruz ki Ahmed Yesevi, Yusuf Hemedani’nin öğrencisidir. Arapça ve Farsçayı biliyor. Çünkü Ahmed Yesevi’den önce Ebu Said Ebu’l Hayr vardı. Ebu Said Ebu’l Hayr büyük bir Türkmen bilgesidir. Ama Farsça söylemiştir. O dönem Türkçe yerine Farsça söylemeyi önemseyen bir idrak vardı. İlmi dil ise Arapçaydı. Arapça yazılıyordu. Ama Ahmed Yesevi çıktı, dedi ki hayır! Türkçe söyleyelim. Türkçeyi bilirse beyler, manasını kavrarlarsa börklerini çıkartır, secde ederler. Yani İslam’a hizmet ederler. Gerçek anlamda Müslümanlaşmış olurlar. Bir düşünceyi, bir zihniyeti ya da bir fikri tam anlayabilmemiz için onun kendi ana dilimizden olması gerekir. Bu bakımdan Ahmed Yesevi bir çığır açtı ve Türkçeyi hakikat dili haline getirdi. Türkçeyi İslamlaştırdı, Müslümanlaştırdı. Keza yakın dönemlerde Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i yazması da öyle… Bir yönetim ve siyaset bilimi kitabıdır Kutadgu Bilig. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig’i yazarken aynı zamanda yine aynı coğrafyada, Ahmed Yesevi’nin hemen yanında…
O halde Türkçe, Ahmed Yesevi ile hakikat dili haline gelirken, Yusuf Has Hacib ile birlikte bir siyaset dili haline de geliyor.
Elbette böyle. Hacib’in arkasından Edip Ahmet Yükneki çıkar. Daha sonraki dönemlerde ama aynı coğrafyada. O da Atabet’ül Hakayık’ı yazarak ahlak inşa etmeye çalıştı. Bir ahlak kitabıdır Atabet’ül Hakayık ve aynı zamanda bir tasavvuf kitabı olarak da düşünülebilir. Böylece Türkçe, Edip Ahmet ile birlikte de felsefi anlamda hakikatin arayışına çıkacak mütefekkirler için bir dile dönüştü. Ve hemen akabinde Kaşgarlı Mahmud Divan-ı Lügat-it Türk’ü yazdı. Böylece Türkçe, artık ilim dili bilim dili sanat dili haline gelebilecek ve tanınacak bir dil haline geldi.
Peki, biz bu bilinci Anadolu’ya nasıl taşıdık? Anadolu’da Türkçe kendini nasıl var etti?
Önce niye bu tarafa geldik onu konuşalım. Çünkü dili insanlar taşır. Türklerin Asya’nın steplerinden Bağdat’a, Nişabur’a, Şam’a doğru gelmesine sebep olan Ebu Said Ebu’l Hayr’dır. Bir kâmil insanın işaretiyle biz yola düştük. Mehne Baba diye bilinir Türkmenistan’da. Mevlana’dan 200 yıl kadar önce yaşadı, belki daha fazla… Ama Mevlana’nın bazı rubaileri Ebu Said Ebu’l Hayr’a aittir. Niye onunla ilişkilendirdim. Çünkü önce göçün olması lazım. Selçuk’un çocuklarının, Tuğrul’un ve Çağrı’nın; Bağdat’a halifeye hizmet etmek için aşağı doğru inmesini onlara telkin eden bilgeyi tanıması lazım. Bu Türkiye’de pek bilinmiyor.
Evet, maalesef.
Selçuk vefat edince, eski Türk geleneklerine göre hanlık sultanın çocukları arasında pay edilir. İki tane çocuğu var Selçuk Bey’in; Tuğrul ve Çağrı. Bunlar mirası nasıl değerlendirelim diye Ebu Said Ebu’l Hayr’a geliyorlar. Ebu Said Ebu’l Hayr diyor ki hayır malı mülkü bölmeyin. Biriniz buradaki şeyi koruyun biriniz de aşağı doğru ilerleyin. Ve Büyük Selçuklu Devleti böyle kuruluyor. Yani bir ideal üzerine, bir kâmil insanın işareti ile kuruluyor. Şunu demek istiyorum, artık Bağdat’a doğru, halifeye hizmet etmek için İslam’a hizmet etmek için, nizam-ı âlem çerçevesinde İslam düzenini inşa etmek için seyahate başlayan, göçe başlayan Asya steplerinden gelen o kavimler, Türkmen boyları dili de getirdiler. Selçuklu İran’a geldiğinde, İran’da Büyük Selçuklu kurulduğunda zaten Farsça konuşuluyordu. Herhangi bir şey yaşanmadı ama ne zaman ki Alparslan ile birlikte Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı ve politikası uygulandı işte o zaman Asya’dan buraya doğru akın akın Türk boyları gelmeye başladı. Türk boylarıyla birlikte dil de geldi, dili de taşıdılar. Türk boylarının iki şekilde geldiğine tanık oluyoruz. Birincisi, bir beyin etrafında geliyorlar. Bey ve avanesi… Beyin çevresi… Bunların arasında baksı, ozan dediğimiz kişiler vardı. Bunlar kopuzla ya da o dönemki çalgılarla çalıp söyleyen insanlardı. Şarkılarını, türkülerini de alıp getirdiler. Ama bir başka göç daha vardı ki bu beylerin dışında gelen göçtür. Ömer Lütfi Barkan’ın Kolonizatör Türk Dervişleri makalesinin belki bir öncesine gidip buna bakmak lazım. O da nedir? Buraya dervişler de gelmiştir. Yani bir mürşit, bir kâmil insan; müritlerini, talebelerini toplayıp geldi.
İrfan göçü.
Hah, yani sadece beyler göçmedi. Arifler de göçtü. Ve arifler de muhiplerini toplayarak göç etti. İlginçtir, mesela Anadolu’ya Alparslan’dan önce bir kâmil insan geldi. Anadolu’nun kapısını biz Alparslan açtı biliyoruz ya. Sultan Alparslan’a kapıyı açan da Hasan Harakani hazretleridir. Alparslan’dan bir 50 yıl önce geldi ve hazırladı burayı. Toprağı işledi Alparslan’a. Kars’a geldi ve şu anda türbesi orada biliyorsunuz.
Türkçenin en başat kurucularından birkaç isim verebilir misiniz?
Ahmed Yesevi, Yunus Emre, Âşık Paşa ve Süleyman Çelebi. Dört tane yeter. Bunların her birisi bir köşe taşıdır. Her birisi kurucudur. Bunların hiçbirisi olmasa sadece Yunus olsa Türkçe yine kurulurdu. Yunus ayrı bir şey. Yunus’a insan âşık olur. Benim iki tane dostum var. Herkesin onlarla dost olmasını isterim. Biri Farsça söyledi, ötekisi Türkçe söyledi. Bu topraklarda söyledi. Ne zaman bir derde düşsem bu ikisi ile halleşirim, dertleşirim. Biri Mevlâna Celaleddin Rumi diğeri Yunus Emre. Canım sıkılınca açıyorum Mesneviden bir bölüm, takma kafana diyorum, geçiyorum.
Peki, doğrudan sorarsak; Ahmed Yesevi ne yaptı?
Sadece Türkçeyi hakikat dili haline getirmedi, Türk İslam düşüncesinin eksenini de belirledi. Şunu demek istiyorum. Bizim düşünce eksenimizin bir miğferi var. Üçgen biçiminde… Merkezinde Hazreti Muhammed var. Buna hakikati Muhammediye diyoruz. Bunun başında Ebu Hanife var. Hukuk olmadan düzen olmaz. Kamusal düzeni oluşturamazsınız. Zihniyet olarak Maturidi var. Ama irfanımız, hakikat diliyle bizi buluşturan diğer köşede de pirimiz Ahmed Yesevi var. Piri Türkistan. Düşünce üçgeni diyorum ben buna. Bu üç isim önemlidir ama merkezde de peygamberimiz vardır. Hakikate giden kapı Hazreti Peygamberin kapısından geçer. O kapıya uğramayan ya da o pencereden bakmayan hiç kimse bu dünya hayatında kendini Müslümanca inşa edemez. Şimdi Muhammedsiz İslam, haşa, Kur’an Müslümanlığı gibi bir kısım tabirlerle gençlerimizi ifal ediyorlar. Ahmed Yesevi bunu yaptı işte. Eksenimiz hazreti peygamberdir. Duruş yerimiz odur. Pergelin merkezi hazreti peygamberin sünnet-i seniyyesidir. Ahmed Yesevi bize bunu öğretti. Kuruculuk budur. Dünyamızı inşa etti.
Yunus’un yaptığı nedir?
Ahmed Yesevi’nin ortaya koyduğu perspektifi Anadolu insanının idrakine sunmaktır. Taşıyıcı bir şahsiyet Yunus. Türkçe’nin süt dişi diyoruz ama asıl kurucu Ahmed Yesevi’dir. Yunus, onu Anadolu coğrafyasında yeniden yoğurarak bize sunan adamdır. Taşıyıcı olmak kolay değil. O yüzden elimize kalemi her aldığımızda, o kalemle bir şey taşındığını bilip besmelesiz yazmamamız gerekir. Gözyaşıyla yazarsınız. Yunus gözyaşıyla yazdı. Yunusu ayrı sevmek lazım. Bugün maalesef Yunus’u da okutamıyoruz. Yunusun söylediği şeylerin manasını idrak etsek. Yani “cennet cennet dedikleri” hala oraya takılıyor mollalar. Yahu esas olan cennet değil, cemali görmektir. Onu da ancak buradaki çalışmalarımızla görebiliriz. Yunus budur. Yunus büyük bir kapıdır. Ve bu kapıdan içeri girdiğinizde Ahmed Yesevi’yi bulursunuz.
Peki, Âşık Paşa?
Aşıkpaşa Garipname’yi yazdı. Garipname’yi okumadan Osmanlı’nın zihniyetini anlayamazsınız. Garipname, Osmanlı zihniyetini inşa eden kitaptır. Âşık Paşa bunu yaptı. Babailer isyanındaki Baba İlyas Horasani’nin torunudur Âşık Paşa. Babailiği heterodoksi gibi gösterenler Osmanlı’yı anlayamazlar. Orada başka bir şey var. Oraya girmeyelim şimdi. Ama isyandan sonra ailenin hepsi hemen hemen idam edildi, sürgüne gönderildi. Köylülerden birisi Baba İlyas Horasani’nin evlatlarından birini sakladı. Aşıkpaşa onun evladıdır. Aşıkpaşazade diye bilinen tarihçimiz de Aşıkpaşa’nın çocuğudur. Osmanlı’nın zihinsel dünyasını, tarihini inşa eden isimlerdir. Peki, bu Garipname’de ne anlatılıyor? Çok güzel bir baskısı oldu, Dil Kurumu bastı. Maalesef önceki basımlarda, Bedri Noyan Dedebaba’nın hazırladığında, bazı bölümler çıkarılmıştır. Aşıkpaşa’yı belirli bir kesime mal etmek için bazı bölümler çıkarılmış. Oysa Kemal Yavuz hocanın hazırladığı eserde bir bütün olarak hepsi yayınlandı. Bu dünya hayatını nasıl daha iyi anlamlandırabiliriz? Nasıl daha iyi insan olabiliriz? Bu soruları cevaplar Garipname. Fasıl fasıl bir mesnevidir. Ve her cevabını da bir ayete ya da hadise dayandırır. Bir bakıma manzum hadis şerhi ve tefsir gibidir.  Bu kitap pek çok kitabın yazılmasına vesile oldu. Süleyman Çelebi’nin mevlidinde de Garipname’den eserler var. Gelenekte pek zikredilmez. Falancanın filancanın denilmez. Ama Vesilet-ün Necat’ın kaynaklarından biridir Garipname.
Ya Süleyman Çelebi…
Süleyman Çelebi bizim ikinci kurucumuzdur. Yani fetret dönemi… Timur’la birlikte Osmanlı bitti. Fetret dönemlerinde bunalım dönemlerinde hep bir kurtarıcı çıkar. Mehdilik ve Mesihlik iddiasında bulunan insanlar çıkar. Şeyh Bedrettin mesela o dönemde çıktı. Daha başkaları da var. Çok Mesihlik akımı çıktı ortaya. Ve bu akımdan etkilenen bir vaiz Ulu Cami’de konuşurken Hazreti İsa’nın daha üstün olduğunu ihsas etmeye çalıştı. Üstün olan İsa’dır çünkü İsa’nın doğumu olağanüstüdür, düşüncesiyle bazı ayetlere de yanlış tefsirler vererek anlattı. Oysa üstün olan Hazreti Muhammed’dir, Hatem-ül Enbiyadır. Süleyman Çelebi bunu duyunca… Mevlid’deki ilk beyit nedir biliyor musunuz?
“Ölmeyüb İsa göğe bulduğu yol, Ümmetinden olmak için idi ol.”
Ve mevlidi yazdı. O bir mehdiyyet kitabıdır. Mehdilik iddiasında bulunanlara “Hayır kardeşim, mehdi Hz. Peygamber’in manevi şahsiyetidir” demiştir. Hz. Peygamber’in manevi şahsiyeti nedir, Kur’an’dır, sünnettir. Onunla biz yeniden dirileceğiz mesajı verdi. O yüzden de adını Vesilet-ün Necat koydu. Ve kitabın yazıldı günler Çelebi Mehmed birliği ve dirliği tesis etti. O yüzden Süleyman Çelebi’nin Vesilet-ün Necat’ı yalnızca edebiyatımızda mevlit türünü kuran bir eser değildir. Aynı zamanda devleti de yeniden kurmuştur. Şu anda neden Mevlit’in hakkında ileri geri konuşuyorlar. Popülermiş, basitmiş. Anlamadıkları için. İdrak etseler, devlet kurmak ne demek, dirlik sağlamak ne demek bilseler o zaman birbirini kırmaz insanlar. Din adına çıkıp da birbirleri hakkında ileri geri konuşmazlar. Sokak ağzıyla konuşmazlar. Süleyman Çelebi, bir ahlak öğretiyor, ahlak-ı Muhammedî öğretiyor bize. Ancak onunla kurtuluşa ereriz, mevlidin özü budur. Miraç var orada biliyorsunuz. Bir de manevi miraç var. Onu idrak et, bir yüksel manen. Ancak terakki eden insanlar topluma yön verirler. Kemale erenler… Mevlid, bize kemale ermenin yolunun tıpkı Ahmed Yesevi’de olduğu gibi Hz. Peygamberi anlamakla olacağını söylüyor.
Türkçe’mizin Selçuklu’dan cumhuriyete geçirdiği serüvene bakarsak dilimizin en verimli dönemleri hangi dönemlerdir sizce? Bunda o dönemde dil ile kurulan ilişkinin ve dile yüklenen misyonun etkisi nedir?
Ben Türk Edebiyatı’nı dönemlendiriyorum. Bunu yaparken siyasi hadiselerin edebiyata sanata etki ettiğini düşünerek yapıyorum. Maalesef bizim edebiyat tarihlerinde kronoloji esas alınır. Oysa tarih bölümlendirmeyle anlaşılır. Toplumları etkileyen hadiseler vardır. Sanatkâr da çağının insanıdır ve çağına tanıklık eder. Ben bunun için bir deneme yaptım. İtiraz edenler olabilir, tartışılır. Üç aşama var. Kuruluş, ilk dönem, Kutadgu Biligler vs. Orta dönemde, Anadolu Selçuklu ve devamındaki beylikler ve Osmanlı. En çok Türkçe kitap beylikler döneminde yazıldı. Celalin içerisine Allah, cemali saklıyor. Fetret dönemleri bu bakımdan zengin olmuştur. Derlenip toparlanma sadece sözlü kültürle olmaz, kaynakla buluşmak lazım. Bu sebeple tercüme faaliyetleri artmıştır. Sonra Osmanlı kuruluş dönemi, bu dönem İstanbul’un fethine kadar sürer aslında. Fetihten sonra Osmanlı artık kendine güvenen sistemi olan bir devlet haline gelmiştir. Osmangazi’den Fatih’e kadar olan dönemde ahlak ve tarih kitapları görüyoruz. İran’dan birtakım tercümeler var. Fatih’ten sonra ise Lale devrine kadar artık klasik dönem var. Sadece matbaa gelmedi Lale devrinde; Batı’nın sürekli neşriyat yaptığı, ilmini geliştirdiği dönemde yeni tercüme faaliyetleri ortaya çıktı. Nedim sadece sıradan şuh bir şair değil, aynı zamanda âlim ve mütercim. Sonrasında bu tercümelerin anlaşılması için mahallileşme cereyanı başladı. Bu arayışlar Tanzimat’a kadar devam etti. Orada yeni bir kapı açıldı. Tanzimat başlangıçtır. Bununla birlikte biz yeni edebiyata da girmiş olduk. Yeni edebiyatı oradan başlatmak lazım. Bu kısa bölümlendirmeyle şunu ifade etmek istedim. En çok eserin üretildiği dönem bu klasik dönemdir. Yani İstanbul’un fethinden sonraki dönem. İstanbul’un alınması demek, klasik Yunan kültürünün de bize tevarüs etmesi demektir. Sadece müesseseler değil zihniyet de intikal etti tabii. Klasikleşme o zaman başladı. Ve İstanbul bir cazibe merkezi oldu. Doğu ile batıyı buluşturan yer. İki medeniyetin birleştiği yer. İran’dan, Turan’dan kalkıp gelenler oldu. Sonrasında özgüvenimiz arttı, dilimiz giriftleşmeye başladı. Buna sebep olan bir başka hadise de anlaşılması güç eserlerin popülerleşmesi. Sebk-i Hindi akımı yerleşti. Örtük, kapalı mana popülerleşti. Böylece dil girift hale geldi. Lale devri bunun bir aks-ül amelidir. Bu dili çözelim diye düşünülmüştür. Fakat bu Sebk-i Hindi, İran ve Hindistan ile alakalı bir şey. Bize temas eden bir yönü olmamalı.
Türk düşüncesi neden büyük oranda manzum olarak ortaya konuldu? Bunda sözlü kültürün etkisi nedir ve bunun bir sebebi var mı?
İki sebebi var. Baktığınız zaman herkes kitap okuyamıyor. Kitap, mecliste okunur. Kitabı bir kişi okumaz. Tekkede okunur, odada okunur, mecliste okunur. Okuma yazma bilmeyenler de onu dinleyip ezberlerler. Burada özellikle manzum olan eserlerin ezberlenmesi daha kolaydır. Onlar akılda kalır. Manzume taşınması kolay bir şeydir. Bilgisayar taşımak yerine flash-disk taşımak gibidir. Düşüncemizi manzum yazmamızın bir sebebi de Kur’an’dır. Bizim sanatımızın kurucu merkezi Kur’an’dır. Sadece fıkıh, tefsir, kelam kurmaz Kur’an. Kur’an manzumdur. Tahkiyeler vardır içinde. Tanpınar mesela; “Bizde düzyazı yok çünkü resim yok” der. Bizde düz yazının olmamasına sebep olan şey Kur’an’dır. Resim düzdür, aynıdır, ama minyatürde boyut değişir. Her dönem onu farklı yorumlayabilirsiniz.  Yani Kur’an’la birlikte bize sunulan bir estetik perspektif var. Sanat zaten taklit etmektir. Allah’ı taklit ediyoruz. Allah her an yaratıyor. Yaratma devam ediyor. Dolayısıyla şiiri de her dönem yorumlayabilirsiniz. Ama Batı’da resmin ya da düzyazının yaygın olması mümkündür zira tanrı yarattı ve kenara çekildi anlayışı hâkimdir. Mesnevi yazıldı, her dönemde şerh edilir. Yunus da öyle… Her dönem şerh edilir. Özetle iki unsur var, birincisi taşıyıcı unsur, ikincisi estetik perspektif.
Benim canımı sıkan şeylerden birisi bizde felsefe yok diyorlar. Fuat Köprülü gibi Adnan Adıvar da bir paradigma oluşturdu. “Osmanlı Türklerinde İlim” diye bir kitabı var. Önemli bir kitaptır ama bizde ilim yoktur diye bu kitabı yazmaya başladı. Sonra gördü ki var. Yani modern bilimden yola çıkarak 13 – 14. Yüzyılın bilimini tenkit etmek anakronizme kaçmaktır. Bu benim gerçekten rahatsız olduğum bir konu. Bilim tarihine çok çalışmak lazım. Allah ömrünü bereketlendirsin Fuat Sezgin birtakım paradigmaları değiştirmeyi başardı. Bizde felsefe yok dediler. Doğru. Çünkü biz filozof diye nitelendirmedik insanlarımızı. Bizde hekim var. Hikmet var. Hikmet şiirdir, sanattır ve felsefedir aynı zamanda. Yunanı biliyor bizim şairimiz, Aristo’yu biliyor. Hindi de biliyor. Medine-tül Fazıla’yı yazmış bir geleneğin çocuklarıyız. Nasıl felsefe olmaz? Bizim şiirimiz, bizim felsefemizdir.
Modernizmle beraber gelişen şartlarda, şairlerimizin Batı’ya karşı kendisini konumlandırdığı yer ile klasik dönem şairlerinin Batı’ya ya da “öteki”ne karşı kendisini konumlandırdığı yeri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mesela hemen klasik şiirden örnek verelim. Kadı Burhaneddin kadılıktan devlet adamlığına çıktı ve Eratna beyi oldu ama şair aynı zamanda. Bir ideali var. Sivas’ı Tebriz’den dahi iyi yapmak istiyor. Tebriz kültür, ilim merkezi idi o dönemde. O sebeple örnek alınıyordu. Şehri mamur etme hedefi var. Yenik değildi. Daha ileriyi hedeflemişti. Mesela Ahmedi kendinden önceki şairleri taklitçilikle suçlar; “Biz kendi şiirimizi söylemeliyiz” der. Modern zamana gelince, bizde şiirde ilk tercümeyi yapan Şinasi’dir. Bize yeni yeni konular getirdi. Sistem olarak aruzu, kafiyeyi, gazeli kullandı ama muhtevayı değiştirdi. Abdülhak Hamit de öyle yaptı. Muhteva biraz şahsileşti. Bir kişi, bir şahıs etrafına geldi. Soyuttan somuta indi. Artık fotoğrafı çekilen, tablosu yapılan bir şiir oluşmaya başladı. Bu oluşurken de Ahmedi gibi davranmadılar. Reddi miras yaptılar. Şiir ancak Paris’te yazılır dediler. Salah Birsel mesela, Paris’e gitmeyeni aydın saymayan bir adam. Şiir yalnızca batıda olur diyorlar mesela. Yenik aydın dememin sebebi bu. Şu olsaydı ki geleneğimiz hep bunu yaptı: Aldı ve dönüştürdü. Ama son dönemde sadece tercüme ile yetinildi.
Biz bu özgüveni nasıl kaybettik?
Çok ağır bir soru. Eskiye gitmek lazım belki. Medreselere gitmek lazım. Fen bilimlerinin dışlanması ve zaman içerisinde medresenin içine kapanık bir tip yetiştirmesi bunun bir aks-ül ameli olabilir. Ama buradan yeni bir sohbet başlar.
Peki, o dönemde artık şiiri Batı’da gören kişiler neden sizin buradan baktığınız gibi Yunus’a bakamıyor?
Çünkü Yunus’u tanımıyorlar, anlamıyorlar. Yunus ile ilgili ilk yazıyı yazanlardan birisi Rıza Tevfik’tir. Ama onun anlattığı Yunus, Bursa’ya gelen Emir Sultan’ın dervişi âşık Yunus’tur. Yunus’la ilk hatırı sayılır çalışmayı Fuat Köprülü yaptı.
Yani Yunus’u yakın zamana kadar kaybetmiştik.
Tekke’de vardı ama ilahi olarak vardı. Yunus kimdir, bunu tezkirelerde bile doğru düzgün bulamazsınız. Cumhuriyet döneminin faydalı yönleri de oldu. Yani modern batı biliminin bize usul olarak kazandırdıkları oldu. Alalım; hikmet müminin yitiğidir. Ama onu dönüştürelim. Bu, bir dil kurmamızı sağlar. Dil kuramazsak zamanın ruhunu kaçırırız. Bu hukukla da dille de sanatla da alakalı. İsmail Raci el-Faruki mesela… İslam Kültür Atlası’nda bunu çok güzel anlatıyor. Medeniyet potasında eritmekten bahsediyor. Nurettin Topçu da benzer şeylerden bahsediyor. Bizim yolumuz tektir. Vahdet yoludur. Diğer yollardan alıp kendi yolumu sağlamlaştırırım.
Sizce Türkçe hâlâ inşa edilen bir dil midir?
Evet, dil kendini tazeler ve sürekli yenilenir. Ama olması gerektiği gibi mi emin değilim. Dil şiirle inşa edilir. Öyküyle veya romanla değil. Biraz ağır oldu ama olsun. Hikâyeyle bir şeyi betimlersiniz. Üzerine düşünmezsiniz. Hikâyeyi okuruz, zevk alırız, oradan bir şeyler kazanır yolumuza devam ederiz. Ama şiir öyle değil. Yunus’u şurada okuyayım bir şey çıkartırım, başka yerde okuyayım başka bir şey çıkartırım. Yunus’u anlamak için dört şekilde bakmak gerekir. Şeriat, tarikat, marifet, hakikat kapılarını teker teker açarak bakarsak ancak anlayabiliriz Yunus’u. Yani şair bir şey söylediği zaman onu sarar sarmalar. Matruşka gibidir. Bir manayı çıkartırsınız, arkasından diğeri, arkasından diğeri çıkar. Yunus üzerine çokça çalışmalar var. Mesela hümanist birisi bakıyor ve Yunus hümanisttir diyor. Yanlış mı söylüyor. Hayır. Ama yanlışı nerede? Hümanizm ne zaman çıktı, Yunus bunları kaç asır önce söyledi. Mesela Marksist ideolojiyle bakanlar var Yunus’a. Onlar da Yunus’u proletaryaya karşı durmuş bir adam gibi görür. Böyle bir Yunus da var, evet. Bir başkası bakar molla Kasım’lık yapar, cenneti inkâr ediyor der. Herkes bir şey söyler. Bunlar Yunus’u anlıyorlar ama çok eksik. Üzerine çalıştıkça okuma yaptıkça açar kendini size Yunus. Manalar derinleşmeye başlar git gide.
Türkçeyi yeniden kurmak ve geliştirmek için ne yapılmalı?
İki şey yapmak durumundayız. Birincisi, geleneksel şiir damarlarımızı yeniden keşfetmemiz lazım. Su kaynaklarımıza tekrar ulaşmalıyız. Mesela bizim Ketebe’de yaptığımız “Türkçeyi Kuranlar” projesinde, metinle okuyucu arasına girmiyoruz. Yalnızca sözlük manalarını veriyoruz kelimelerin. Okuyucu şiirin lezzetini alsın istiyoruz. Metni yorumlamak, kendi anladığımızı okuyucuya sunmaktır. Biz istiyoruz ki okuyucu kendi o damara ulaşsın. Tadını alsın. Özetle, kendi hikâyelerimizi, kendi şiir damarımızı keşfetmemiz lazım. Acaib-ül Mahlukat’ı yeniden keşfetmemiz lazım. İkincisi ise zamanın ruhuna uygun, dil birikimi ile şiirimizi canlandırmamız lazım. Şiirle sanatla edebiyatla uğraşmanın boş iş olmadığının farkına varmamız lazım. Evet, şiir karın doyurmuyor. Geçim sağlayamıyor. Ama dili yeniden inşa etmenin yolu şiirden geçiyor.
Yeniden bilim dili açısından ne dersiniz?
Tercümeler yapıldı… Bilim dilinin Türkçeleştirilmesi konusu Tanzimat’tan bu yana temel konudur. Bununla ilgili meşrutiyet döneminde bir encümen kuruldu. Özellikle sosyoloji, psikoloji bilimlerinin kavramlarının Türkçeleştirilmesi için. Fakat sonuçları itibariyle verimli olmadı. Bunun devamı niteliğinde Dil Kurumu kuruldu. Fakat dil kurumu ahalinin dilini dönüştürmek yerine, kültürel kodlarımıza dokunmak yerine bilim dilini Türkçeleştirebilseydi, bugün beşerî bilimlerde çok önemli bir yere gelebilirdik. Ama maalesef siyasi bir malzeme haline geldi dil. Ve bu siyasi malzeme dili değiştirerek insanı değiştirebileceğimizi, yani kültürel dönüşümün ancak dille olacağını düşünerek müdahaleler yapıldı. Ve biz bilim dilini oluşturamadık. İki dil ortaya çıkıyor, birincisi yeni tercüme dil, ikincisi muhafazakâr dil. Bu tercüme dil sebebiyle anlaşılmayan psikoloji, sosyoloji kitapları yazıldı. Bu badireden kurtulmamız lazım. Bu süreç düşüncemizin önüne set çekti. Şimdi olması gereken; komplekse kapılmadan cari olan dili kullanmamız. Katı muhafazakârlık ve katı yenilikçilik terkedilmeli. Meydanda buluşmalıyız. Elbette, önce özgüven duymalıyız. Başkasını bizim olana dönüştürmeliyiz. Mümtaz Turhan ve Erol Güngör çok güzel anlattı bu meseleyi. Gençlerin bu isimleri tanıması lazım. Okuması lazım. Milli ve yerli dile dönmemiz lazım. Edilgen değil, eden akıl olmalıyız. Yeni tabirle yaratıcı, üreten aklı öne çıkarmalıyız.

Şeref Oğuz Yazıları

19 Mayıs 2018 Cumartesi

Düşünmek fiilinin Etimolojisi.

[9] [Süsi üç birig] ermiş. Biz iki birig ertimiz. Sürigüşdümüz. Terigri yarlıkadı, yariydımız. Ögüzke tüşdi. Yariyduk yolta yime ölti kök. Anda ötrü Oğuz kopun kelti.

[9] Oğuz geldi. Askeri üç bin imiş. Biz iki bin idik. Savaştık. Tanrı lütfetti, dağıttık. Nehire düştü. Dağıttığımız, yolda yine öldü hep. Ondan sonra Oğuz tamamiyle geldi.


[3] Anı subk[a] bard[ımız]. Ol sub kodı bardımız. Aşanğalı tüşürtümüz. Atığ ika bayur ertimiz. Kün yime tün yime yelü bardımız. Kırkızığ uka bas-dımız.

[3] Anı suyuna vardık. O sudan aşağıya gittik. Yemek yemek için attan indirdik. Atı ağaca bağlıyorduk. Gündüz de gece de dört nala koşturup gittik. Kırgızı uykuda bastık.

[6] bizni ölürteçi kök timiş. Türgiş kağanı taşıkmış tidi. On Ok budunı kalışız taşıkmış tir. Tabğaç süsi bar ermiş. 01 sabığ eşidip kağanım ben ebgerü tüşeyin tidi.

[6] bizi öldürecektir demiş. Türgiş kağanı dışarı çıkmış dedi. On Ok milleti eksiksiz dışarı çıkmış der. Çin ordusu var imiş. O sözü işitip kağanım, ben eve ineyim dedi.

Kaynak: Tonyukuk Yazıtı http://www.gokturkce.net/yazi/tonyukuk-yaziti-cevirisi-okuma-metni/


Düş
Düşmek
Düşün
Düşünce
Düşünmek
Düşürmek

Tüş: Tonyukuk Yazıtı, Şine Us Yazıtı, Kül Tigin Yazıtı
Tüşür: Tonyukuk Yazıtı, Yenisey Yazıtları
Tüşürgek: Yenisey Yazıtları


DÜŞ, es. tr. tüş (düşme, birden ortaya çıkma, ürün, yemiş, ödül, belirme anlamını içeren kök)ten düş…
Tr. de düş (ar. rüyâ karşılığı) uykuda görülen, beliren görüntüler, bir olayın uykuda ortaya çıkışı, düşüşü… (bk. Düşmek). Tüş/düş (yön, doğrultu, ar. cihet).

Hayalin sûreti menguş olırmaz
Düş içinde görinen düş olırmaz
– Işık. –

Düşünde görür kim bir ulı toğan
İner gök yüzünde vü eyler figan
– Süh. –

Kınaman komşular yatamaz oldum
Giriyor sevdiğim düşüme benim
– Kara. –

DÜŞKÜN, tr. düşmek (bk.)ten düşkün/düşkün (durumu kötü olan, geçim sıkıntısı çeken, sağlığı bozuk kimse).
Düş kökünden kün ekiyle düş-kün/düşkün…
Düşkünezen (düşkün-ezen), düşkünezenlik, düşkünleşmek, düşkünlük…

***

DÜŞMEK, tr. tüş/düş (inme, karşılaşma, ortaya çıkma, doğma, kalma, durma, konma bildiren kök)ten tüş-mek-tüşmek/düşmek…

Tüşmek (düşmek, ölmek, inmek, Uyg.), tüşmek (oturmak, oturma yeri, durmak, durma yeri, Uyg.) tüşmek (inmek, düşmek, konmak, Kâş.) tüş ödi (konma dönemi, kuşluk dönemi, konulacak zaman, Kâş.), tüşmek (inmek, düşmek, konmak, Kâş.) tüş ödi (konma dönemi, kuşluk dönemi, konulacak zaman, Kâş.) tüşemek (düş görmek, düşü azmak, uykuda beli gelmek, boşalmak, Kâş.), tüş kılmak (inmek, toplanmak), tüşlenmek (inmek, toplanmak), tüşürmek (Düşürmek, indirmek, hepsi için bk. Kâş.)…

Bu örnekler tüş/düş kökünün doğal bir olaydan, yaşanan bir olgudan kaynaklandığını gösteriyor. Nitekim düş (ar. ruya sözcüğü ile düşmek/tüşmek eyleminin eşkökenliği bütün açıklığıyla ortada. Töşemek-tüşemek/döşemek sözcüklerinde evi döşemek, damı döşemek, donatmak, düzenlemek, örtmek, kapamak, kaplamak anlamları saklı. Oysa tüşemek eyleminde bir de düş görmek, düşte boşalmak anlamı var ki, bu inmek eyleminden, uykuda üreme yerinden bir sıvının akması, inmesi olayından doğuyor.

Anadolu halk ağzında düşmek eyleminin ne denli değişik anlamlar içerdiği, bu anlamların yaşanan, doğal olaylardan kaynaklandığı açık:

Düşek – Vurulan, yaralanan bir hayvanın, insanın düştüğü yer.
Düşelge – Bir kimseye üleşmede düşen, pay, hisse, düşelik.
Düşengi – Oda döşemekte, donatmakta kullanılan yaygı, örtü.
Düşerge – Üleş, (hisse pay).
Düşergelik – Üleş (hisse, pay, düşelik).
Düşgele – Bilmeden karşılaşma, rasgele.
Düşin vermek – Durmak, dinlemek, eğlenmek.
Düşlenmek – Alışmak, dadanmak, alışkanlık eğlenmek.
Düşlük – Kuruntu (hayal), olmayacak iş.
Düşmek – Keklik ile benzeri hayvanları avlamak için, tuzak kurma amacıyla bir yere konulan yem.
Düşük – Düşürülen çocuk.
Düşüngü – Üzüntü (teessür).
Düşüntü – Şehit, saygı, kendi kendine düşünme (malâhaza).
Düşünük – Saygı, kendi kendine düşünme (mülâhaza).
Düşüt – Ürün (mahsul), suçsuz bir kimsenin öldürülünce düştüğü yer.

DÜŞSEL, tr. düş (bk.) ile sel ekinden düş–sel/düşsel (düş ile ilgili).

DÜŞÜK, tr. düşmek (bk.)ten düş-ü-k/düşük (aşağı sarkmış, aşağı düşmüş, değeri azalmış, değersiz)…
Düşüklük…

DÜŞÜN, tr. düşünmek (ürün, yemiş, ödül anlamlarını içeren düş/tüş kökünden)–ten düş-ü-n/düşün (anlıkta üretilen bilgisel izlenim.).

Düş kökünden türeyen düşmek'le düşünmek eşkökenlidir (bk. Düşünmek), ancak düşün sözcüğünün ün'ü ektir.

Ür-ün/ürün (üretilen, türetilen nesne), öğ-ün/öğün, düğ-ün/düğün (es. tr. toy–kün (toy günü, şölen günü)den ağız değişikliğine uğrayarak, özellikle k sesinin düşmesiyle, kün sözcüğü ün biçimine girerek bir ek durumuna gelmiştir, gerçekte ek değildir. Toy-kün sözcüğü yine Asya Türkçesinde, toyun biçimine girerek kün un'a dönüşük ek niteliği kazanmıştır. Anadolu ahlak ağzında bugün sözcüğü de değişikliğe uğrayarak böğün biçimine girmiştir.), tür-ün/türün, (türemekten gelir yavru, döl, özellikle deve yavrusu demektir, başka bir dilden gelerek değişikliğe uğradığı sanılmasın)…

DÜŞÜNCE, tr. düş/tüş (bk. Düşmek)ten düş-ü-n-mek – düşünmek/düş-ü-n-ce… (bk. Düşünmek)…
Tr. de sona gelen ce takısıyla eylemden ad türetme süreklidir. Eğlenmek'ten eğl-en-ce/eğlence, bilmek'ten bil-me-ce/bilmece, öğrenmek'ten öğren-ce/öğrence (ar. ders anlamında), ılımak'tan ılı-ca/ılıca (kaplıca), dönmek'ten döner-ce/dönerce (tek demirli pulluk), bile-ce/bilece (birlikte) bg…
Düşünsel, düşünceleme, düşünceli, düşüncellik, düşüncesiz, düşüncesizlik…

DÜŞÜNMEK, tr. düş/tüş'ten düş-mek/düşmek – düş-ü-n-mek/düşünmek…
Kök anlamı: kendi kendine düşürmek, kendi kendine düşürmek, kendi kendine düşmek, bir nesneyi kendi belleğinde ortaya çıkarmak, doğurtmak, belleğe indirmek, üretmek…
Tüş/düş kökünün içerdiği bütün anlamlar, düşünmek eyleminde vardır. Köke gelen n ortaekiyle kökten özneye yönelik eylem türetmek Türk dilinde başlangıçtan beri süregelen bir olaydır. Kökü oluşturan sözcüğe gelen, kökün ses uyumuna bağlıdır. Bundan dolayı tüş/düş kökünden türeyen özneye yönelik eylemlerde ün ortaeki doğaldır, sözcüğün yapısı, kuruluşu gereğidir.
Gör-ü-n-mek/görünmek (görmek'ten, kendi kendine görelen duruma gelmek, göze sunulmak), sür-ü-n-mek/sürünmek (sürme işlemini kendine uygulamak), ög-ü-n-mek/ögünmek - öğünmek - övünmek (öğmek işlemini kendine yöneltmek, kendi kendine övmek, öğmek), bür-ü-n-mek/bürünmek (kendi kendine bürümek), ört-ü-n-mek/örtünmek (kendini bir nesneye, bir yere sürtmek) bg. düş-ü-n-mek/-düşünmek (bir nesneyi, bir konuyu kendi özüne yöneltip düşürmek)…
Düşün (üremek'ten ür-ü-n/ürün gibi), düşündürmek, düşünücü, düşünülmek, düşünür…

DÜŞÜRMEK, tr. tüş/düş (bk. Düşmek)-ten düş-ü-r-mek/düşürmek…
Eski biçimi tüşürmek (indirmek, düşürmek, Kâş.), düşürmek (avlamak, yere sermek, vurmak, Tar. Söz.).

Duymak'tan duy-u-r-mak/duyurmak (eski biçimi tuyurmak), buyruk'tan buy-u-r-mak/buyurmak (gerçekte buyruk sözü buyurmak'tan gelir, kök buğ-buy'dur), böğ-ü-r-mek/böğürmek, öğ-ü-r-mek/öğürmek, süp-ü-r-mek/süpürmek eylemlerinde olduğu gibi düş'ten düş-ü-r-mek/düşürmek (tüşürmek)…
Düşürtmek, düşürülmek, düşü, düşüt…

Kaynak: İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğ, Sosyal Yayınla. 1995

***

tüş- 

1. inmek 
2. (yaklaşma-bulunma, yön durumuyla) gitmek, yürümek 
3. konaklamak veya mola vermek üzere at, at arabası vb.nden inmek 
4. düşmek, düşüp yaralanmak veya telef olmak 
5. (düşman ordusu) ırmağa, denize veb.ne dökülmek 452, 500, 541, 551


Kaynak: Hatice Şirin, Eski Türk Yazıtları Söz Varlığı İncelemesi. Türk Dil Kurumu. 2016


Bilge Tonyukuk Yazıtı


tonyukuk yazıtı ile ilgili görsel sonucu



(Birinci Taş)

Batı Yüzü

[1] Bilge Tonyukuk ben özüm Tabğaç ilirige kılındım. Türk budun Tabğaçka körür erti.
[2] Türk Budun kanın bulmayın Tabğaçda adrıldı, kanlandı. Kanın kodup Tabğaçka yana içikdi. Terigri anca timiş erinç: Kan birtim,
[3] kanırigın kodup içikdirîg. İçikdük üçün Terigri ölütmiş erinç. Türk budun ölti, alkındı, yok boldı. Türk Sir budun yirinte
[4] bod kalmadı. Ida taşda kalmışı kubranıp yiti yüz boldı. İki ülügi atlığ erti, bir ülügi yadağ erti. Yiti yüz kişig
[5] uduzuğma uluğı şad erti. Yağ[ğ]ıl tidi. Yağmışı ben ertim. Bilge Tonyukuk. Kağan mu kılayın1 tidim. Sakındım. Toruk bukalı semiz bukah arkada
[6] börigser1, semiz buka torak buka tiyin bilmez ermiş tiyin anca sakındım. Anda kisre teıfgri bilig birtük üçün özüm ök kağan kıldım.2 Bilge Tonyukuk Boyla Bağa Tarkan
[7] birle İltiriş Kağan boluyın biriye Tabğaçığ örîgre Kıtariyığ yırıya Oğuzuğ öküş Ök ölürti. Bilgesi çabışı ben ök ertim. Çoğay kuzin Kara Kumuğ olurur ertimiz.

Güney yüzü

[1] Kiyik yiyü tabışğan yiyü olurur ertimiz. Budun boğuzı tok erti. Yağımız tegre ocuk teg erti, biz isig ertimiz. Anca olurur erkli Oğuzdındın körüg kelti.
[2] Körüg sabi antağ: Tokuz Oğuz budun üze kağan olurtı tir. Tabğaçğaru Kum serigünüg ıdmış. Kıtariyğaru Torigra Esimig ıdmış. Sab anca ıdmış: Azkıriya Türk [budun?]
[3] yonyur ermiş, kağanı alp ermiş ayğuçısı bilge ermiş, ol iki kişi bar erser sini Tabğaçığ ölürteçi tir men, örigre Kıtariyığ ölürteçi tir men, bini Oğuzuğ
[4] ölürteçi ök tir men, Tabğaç biridin yan teg, Kıtariy örigdin yan teg, ben yırıdınta yan tegeyin, Türk Sir budun yirinte idi yorımazun, usar idi yok kılalım3
[5] tir men. 01 sabığ eşidip tün udısıkım kelmedi küntüz olursıkım kelmedi. Anda ötrü kağanıma ötüntüm. Anca ötüntüm: Tabğaç Oğuz Kıtariy bu üçegü kabış[s]ar
[6] kaltaçı biz. Öz içi taşın tutmış teg biz. Yuyka erkli tupulğalı ucuz ermiş, yinçge erklig üzgeli ucuz. Yuyka kalın bolsar tupulğuluk alp ermiş Yinçge
[7] yoğun bolsar üzgülük alp ermiş. Örigre Kıtariy-da biriye Tabğaçda kurıya kundınta yırıya Oğuzda iki üç birig sümüz kelteçimiz bar mu ne? Anca ötündüm.
[8] Kağanım [ben] özüm Bilge Tonyukuk ötüntük ötünçümün eşidü birti. Köriglürigçe uduz tidi. Kök Örigüg yoğuru Ötüken yışğaru uduztum. İrigek kölükün Toğlada Oğuz kelti.
[9] [Süsi üç birig] ermiş. Biz iki birig ertimiz. Sürigüşdümüz. Terigri yarlıkadı, yariydımız. Ögüzke tüşdi. Yariyduk yolta yime ölti kök. Anda ötrü Oğuz kopun kelti.
[10] Türk budunuğ Ötüken yirke ben özüm bilge Tonyukuk Ötüken yirig konmış tiyin eşidip biriyeki budun kurıyakı yırıyakı öriğreki budun kelti.

Doğu Yüzü

[1] İki birig ertimiz. [İki] süm[üz b]oldı. Türk budun k[ılınğa]lı Türk kağan olurğalı Şantung balık[k]a taluy ögüzke tegmiş yok ermiş. Kağanıma ötünüp sü iltdim.
[2] Şantung balıkka taluy ögüzke tegürtim. Üç otuz balık sıdı. Usın bunda ıtu yurtda yatu kalur erti. Tabğaç kağan yağımız erti. On Ok kağanı yağımız erti.
[3] Artjukı Kırkız] küç[lüg kağan yağımız] boldı. Ol üç kağan ögleşip Altun Yış üze kabışalım timiş. Anca ögleşmiş: Örigre Türk kağanğaru sülelim timiş. Arigaru sülemeser kaçan [n]erîg erser ol bizni,
[4] [kağanı alp ermiş] ayğuçısı bilge ermiş, kaçan [n]erig erser ölürteçi kök. Üçegün kabışıp sülelim, idi yok kılalım1 timiş. Türgiş kağan anca timiş: Bening budunum anda erür timiş.
[5] [Türk budunı yime] bulğanç [o] [timi]ş, Oğuzı yime tarkınç ol timiş. Ol sabin eşidip tün yime udısıkım kelmez erti, kün yime olursıkım kelmez erti. Anda sakındıma.
[6] [İlk Kırkızk]a sü[les]er [yig er]miş tidim-Kögmen yolı bir ermiş. Tumış tiyin eşidip bu yolun yorısar yaramaçı tidim. Yirçi tiledim. Çölgi Az en bultum.
[7] Eşit[t]im: Az yir y[olı?] Anı b[irle … er]miş, bir at orukı ermiş, anın barmış. Arigar aytıp bir atlığ barmış tiyin ol yolun yorısar unç tidim. Sakındım. Kağanıma

Kuzey Yüzü

[1] ötündüm. Sü yorıtdım. At altın tidim. Ak Ter-mil keçe oğurkalatdım. At üze birtüre kanğ sökdiim. Yukaru at yete yadağın ığaç tutunu ağturdum. Örigreki er
[2] yoğuru [ıdıp] ı bar baş aşdımız. Yubulu inti-miz. On tünke yantaki tuğ ebirü bardımız. Yirçi yir yarigılıp boğuzlandı. Burigadıp kağan yelü kör timiş.
[3] Anı subk[a] bard[ımız]. Ol sub kodı bardımız. Aşanğalı tüşürtümüz. Atığ ika bayur ertimiz. Kün yime tün yime yelü bardımız. Kırkızığ uka bas-dımız.
[4] [Usın] sürigügün açdımız. Kanı süsi tirilmiş-Süngüşdümüz, sançdımız. Kanın ölürtümüz. Ka-ğanka Kırkız budunı içikdi, yükünti. Yariydımız, Kögmen yışığ ebirü keltimiz.
[5] Kırkızda yandımız. Türgiş kağanda körüg kelti. Sabi anteg: Örigdin kağanğaru sü yorılım timiş; yorımasar bizni, kağanı alp ermiş ayğuçısı bilge ermiş, kaçan [n]erig erser
[6] bizni ölürteçi kök timiş. Türgiş kağanı taşıkmış tidi. On Ok budunı kalışız taşıkmış tir. Tabğaç süsi bar ermiş. 01 sabığ eşidip kağanım ben ebgerü tüşeyin tidi.
[7] Katun yok bolmış erti. Anı yoğlatayın tidi. Sii barırfg tidi, Altun yışda olururig tidi. Sü başı İnel Kağan Tarduş şad barzun tidi. Bilge Tonyukukka barfga aydı.
[8] Bu siig ilt tidi. Kıyınığ körîglürigçe ay, Ben sarîga ne ayayın tidi. Kelir erser kür ökülür, kelmez erser tılığ sabığ alı olur tidi. Altun yışda olurtumuz.
[9] Üç körüg kişi kelti Sabi bir: Kağan sü taşıkdı, On Ok süsi kalışız taşıkdı tir. Yarış yazıda tirilelim timiş. 01 sabığ eşidip kağanğaru ol sabığ itim. Kanda yan sabığ yana
[10] kelti. Olururig tiyin timiş. Yelme karğu edgüti urğıl, basıtma timiş. Bög[ü] Kağan barigaru anca yıdmış. Apa tarkanğaru içre sab ıdmış: Bilge Tonyukuk ariyığ ol, üz ol, arigılur.
[11] Sü yorılım tideçi, unamarîg. Ol sabığ eşidip süyorıtdım. Altun yışığ yolsuzun aşdımız. Irtiş ögüzüg keçigsizin keçdimiz. Tün katdımız. Bolçuka tarig öntürü tegdimiz.

(İkinci Taş)
Batı yüzü

[1] Tılığ keliirti. Sabi antağ: Yarış yazıda on tümen sü tirilti tir. Ol sabığ eşidip begler kop[un]
[2] yanalım, anğ ubutı yig tidi. Ben anca tir men, ben Bilge Tonyukuk: Altun yışığ aşa keltimiz. İrtiş ögüzüg
[3] keçe keltimiz. Kelmişi alp tidi, tuymadı. Tengri Umay ıduk yir sub basa birti erinç. Neke tezer biz?
[4] Öküş tiyin neke korkur biz? Az tiyin ne basmalım? Tegelim tidim. Tegdimiz, yulıdımız. İkinti kün
[5] örtçe kızıp kelti. Sürigüşdümüz. Bizinte iki uçı sırîgarça artuk erti. Terigri yarlıkaduk üçün öküş tiyin
[6] korkmadımız, süngüşdümüz. Tarduş sadra udi yariydımız. Kağanın tutdumuz. Yabğusın şadın
[7] anda ölürti. Eligçe er tutdumuz. Ol ok tün budunun sayu itimiz. Ol sabığ eşidip On Ok begleri budunı kop
[8] kelti, yükünti. Keligme beglerin budunın itip yığıp, azca budun tezmiş erti, On Ok süsin sületdim.
[9] Biz yime süledimiz. Anı ert[t]imiz. Yinçü ögüzüg keçe Tinsi Oğlı aytığma bengilig Ek tağığ ertü[rtüm].

Güney Yüzü

[1] Temir Kapığka tegi irtimiz. Anda yandurtu-muz. İnel Kağanka [ariyıp … t saka?] Tezik Tokar [s in  ]
[2] anda beriiki Suk başlığ Soğdak budun kop kelti, yükünti [ … ]. Türk budun Temir Kapığka Tinsi Oğlı
[3] Tinsi Oğlı aytığma tağka tegmiş idi yok ermiş. Ol yirte ben bilge Tonyukuk tegürtük üçün
[4] sanğ altun ürürig kümüş kız kuduz eğri tebi ağı bungsuz kelürti. İltiriş Kağan bilgesin üçün
[5] alpın üçü Tabğaçka yiti yigirmi süngüşdi, Kıtariyka yiti sürigüşdi, Oğuzka biş sürîğüşdi. Anda ayğuçı[sı]
[6] yime ben ök ertim, yağıçısı yime ben ök ertim. İltiriş Kağanka Türk Bögü Kağanka Türk Bilge Kağanka.

Doğu Yüzü

[1] Kapğan kağan [yiti] otuz yaşka [ … anda .-erti]. Kapğan Kağan olurtı. Tün udımatı,
[2] küntüz olurmatı. Kızıl kanım töküti kara terimyügiirti işig küçüg birtim ök. Uzun yelmeg yime itim ok.
[3] Arkuy karğuğ ulğartdım ok. Yanığma yağığ ke-lürir ertim. Kağanımın sü iltdimiz. Terigri yarlıkazu
[4] bu Türk budun ara yaraklığ yağığ yeltürme-dim, tögünlüg atığ yügürtmedim. İltiriş Kağan kazğanmasar
[5] udu ben özüm kazğanmasar, il yime budun yime yok erteçi erti. Kazğantukın üçün udu özüm kazğantukum üçün
[6] il yime il boldı, budun yime budun boldı. Özüm karı boldum, uluğ boldum. Nerig yirdeki kağanlığ budunka
[7] büntegi bar erser ne burigı bar erteçi ermiş.
[8] Türk Bilge Kağan ilirige bititdim. Ben Bilge Tonyukuk.

Kuzey Yüzü

[1] İltiriş Kağan kazğanmasar, yok erti erser, ben özüm Bilge Tonyukuk kazğanmasar, ben yok ertim erser
[2] Kapğan Kağan Türk Sir budun yirinte bod yime budun yime kişi yime idi yok erteçi erti.
[3] İltiriş Kağan Bilge Tonyukuk kazğanduk üçün Kapğan Kağan Türk sir budun yorıdukı bu.
[4] Türk Bilge Kağan Türk Sir budunuğ Oğuz budunuğ igidü olurur.